|
|
New Page 1
|
|
|
ESKi FiLiBE’NiN ŞİMDiKi
ADI PLOVDiV |
|
|
-
Evmolpiya, Filipopolis, Pulpudeva, Trimontium, Puldin,
Filibe, Plovdiv.. Topraklarından geçen her toplulukla
birlikte adı değişen bu kent Avrupa’nın en eski
şehirlerinden biri.
Türkiye’de Filibe adıyla bilinen Plovdiv, Yukarı Trakya ovası
nda, Nebet Tepe, Taksim Tepe, Cambaz Tepe diye anilan üç tepe
üzerinde kurulu. Kentin ortasından Meriç Nehri geçiyor ve nehrin
iki yakası 6 köprüyle birbirine bağlanıyor. Plovdiv 400.000’e
yaklaşan nüfusuyla Bulgaristan’ın ikinci büyük kenti. Arkeolojik
bulgulara göre yaklaşık 6000 yıllık bir tarihi olduğu belirlenen
Plovdiv’in, Roma’dan, Atina’dan ve istanbul’dan daha eski bir
kent olduğu söyleniyor. Bulgaristan’ın önemli bir tarım
bölgesinin merkezi olan bu kent, aynı zamanda önemli bir kültür
merkezi olma özelliği taşıyor. Bu çerçevede, 1956 yılında
“mimari koruma alanı” ilan edilmiş, 1979’da UNESCO Mimarlık
altın madalyası almı ş, 1999 yılında da Avrupa Kültür Başkenti
seçilmiş. Kentin eski mahallelerinde arnavut kaldırımlı küçük ve
dar sokaklar, renkli bina cepheleri, ahşap ya da demir
korkuluklu pencereler, ağır kapılar, her çeşit meyve ağaçları,
asmalar, ve gül fidanlarıyla dolu yemyeşil bahçeler, gerçekten
de insanın ruhunu arındırıyor gibi.
Tarihi evler
Müze-şehir de diyebileceğimiz Plovdiv’in eski kısmında tarihi
anıt olarak sınışandırılan çok sayı da ev var. Bu geleneksel
evlerin mimari tarzı “Plovdiv Barok tarzı” olarak
adlandırılıyor: simetrik bir yapı; merkezde salon, etrafında
yine merkeze göre simetrik şekilde yerleşmiş odalar. Orta halli
ailelerde salon dikdörtgen oluyor, zenginlerde ise oval. Boyalı
niş’lere, en güzel oymacılık örneklerinin sergilendiği ahşap
tavanlara ve güneşin her daim içerde olmasını sağlayan bir
pencere donanımına sahip bu evler Avrupa tarzı mobilyalarla
döşenmiş.
Restore edilmiş 150’den fazla evden oluşan bu alanda, bugün
binaları n her biri müze, galeri, atölye, otel, lokanta ve gece
kulübü gibi işlevler üstlenmiş. Örneğin Argir Kuyumcuoğlu Evi
(1847) bugün Etnografya Müzesi olmuş. Dimitar Georgiadi Evi
(1848) ise Ulusal Uyanış ve Özgürlük Mücadelesi Müzesine
dönüşmüş. Tchomakov Evi (1860) ya da Zlatyu Boyacıyev Evi artık
bir sanat galerisi ve Bulgaristan’ın en ünlü ressamlarından
Boyacıyev’in en geniş resim koleksiyonunu barı ndırıyor. Bir
dönem Fransız şair Alphonse de Lamartine’nin kaldığı ev de bugün
Bulgar Yazarlar Birliği’nin merkezi.
İçlerinde en simgesel ve tipik olan Balabanov Evi de sanat
galerisi ve konser binası bugün. Ev aslında 19.yy başında zengin
bir tüccar tarafından inşa edilmiş ama orada oturan son kişinin,
yine bir tüccar olan Luca Balabanov’un adını taşı yor. 1930’lu
yıllarda yıkılan ev, 45 yıl sonra aynı yere yeniden inşa
edilmiş. Bu yapı, görkemli ve estetik cephesi ile Bulgar barok
döneminin en güzel yansıtıcısı. Göz kamaştıran ikonları ile
kiliseler, yüzyıllık ağaçlarıyla Kral Simeon Parkı, çok değerli
altın objeleriyle arkeoloji müzesi, açık hava cafe’leri,
Sanatçılar sokağı, antikacı lar. Burası sanki bir elişçiliği
krallığı; resimli-tahta oyma kutulardan, dantellere, çarpıcı
renklerdeki dokumalara kadar, yok yok. Bölgeden eli boş çıkmak
imkansı z. Geçmişten bugüne yolculuk gibi, hatta zamanı unutmak
gibi. Beş duyuya hitap eden bu güzellik sadece eski şehir
çekirdeğinde de- ğil her girilen sokakta yeni bir keşif kaynağı
oluyor.
Antik dönemden bugüne kalan eserler de merkezde yer alıyor. Roma
Anfitiyatrosu kalenin güney girişi yakınlarında. Büyüklü- ğü ve
mimarisinin görkemi ile öne çıkıyor. 5-7 bin kişi
kapasiteliymiş; sahne heykellerle süslüymüş; Tiyatro bölümler
halindeymiş ve her bölümün sıralarına şehrin mahallelerinin adı
yazılıymış. Her mahalleli kendi yerini, nereye oturacağı nı
bilirmiş. Sahnesi bugün de konser ve gösteriler için kullanı
lıyor. Roma Stadyumu ise, at nalı biçiminde, 30 bin kişi
kapasiteli. Burada, 4 yılda bir Olimpiyat oyunları tarzında spor
karşılaşmaları yapılırmış.
Kiliseler, camiler...
Dünyaca ünlü Batchkovo Manastı rı, Plovdiv-Smolyan yolunda.
Bizans döneminden kalma bir Gürcü manastırı. Başlangıçta sadece
Gürcistan’dan gelen keşişlerin yaşadığı manastır zamanla
Bulgarlaşmış. Kral Ivan Alexandre döneminde genişlemiş ve çok
sayıda yeni fresk eklenmiş. Osmanlı zamanında da hristiyan
topluluktan destek almayı ve hristiyanlığ a hizmet etmeyi
sürdürmüş. Manastırın iç avlusundaki baş kilise, 1604’de yapımı
biten Azize Meryem Kilisesi. Eski Bakuryan kilisesinin temelleri
üzerine yapılmı ş. Burada tahta üzerine oyulmuş ilk sunaklardan biri var. Tekrarlanan asma yaprağı motişi
ikonlar, ahşap üzerine işlenmiş. Dekorasyonda altın işleme,
telkari ve mine de kullanılmış. Bütün bunlar manastırın kendi
döneminde önemli bir kuyumculuk merkezi olduğunu gösteriyor.
Ayrıca, eski Bizans, Bulgar ve Gürcü kitapları ve el yazmaları
ile zengin bir kütüphanesi de var.
Plovdiv, kendisini Filibe olarak adlandıran Türkler için çok
tanıdık bir şehir. Osmanlı zamanında inşa edilen çok sayıdaki
cami, han, hamam, medrese, kervansaray gibi yapılardan bazıları
bugünlere de gelebilmiş. Örneğin Cumaya Camii olarak bilinen Ulu
Cami. Osmanlının Bulgaristan'daki en önemli eserlerinden biri
olan bu cami çok yeni bir restorasyon çalışması sonunda bugün
ibadete açık bulunuyor. Bir de, Beylerbeyi fiehabeddin Paşa’nın
yaptırdığı cami, medrese, han, hamam ve mutfaktan oluşan
külliyeden geriye kalan imaret Camii var. Ayrıca, Doğu
Avrupa’nın en eski saat kulelerinden biri de burada ve “Sahat
Tepe” adıyla bilinen yerdeki bu saat hala çalışıyor.
Bu
düzenli şehirde altı üniversite var. Paisiy Hilendarski (Plovdiv
Üniversitesi), Güney Bulgaristan'ı n en büyük, ülkenin de ikinci
büyük üniversitesi. 40 kadar alanda eğitim veriyor, Türk Dili ve
Edebiyatı bölümü de var.
Şehrin ekonomisi turizm, gıda ve sanayi (elektrik-elektronik,
kereste, metalurji, selülöz ve kağıt, kimya ürünleri) üzerine
kurulu. Uluslararası Fuar Merkezi Balkanlar'ı n en büyüğü.
Ekonomik ivmeye serbest bölgenin katkısı da önemli. Yerli ve
yabancı firmalara hizmet sunan Plovdiv Serbest Bölgesi, ana
ulaşım noktaları üzerinde yer alıyor.
|
|
|
|
SAYFA
GÖRÜNÜMÜ >> |
|
Geri |
Anasayfa |
|
|